10 Temmuz 2008
İYİ, KÖTÜ, KİRLİ...
Merhaba,
Uzun süredir yazamayışımın nedenleri oldukça fazla ama bunlardan en önemlisi başıma bir bela geldi sormayın. Hem öyle bir belaki dünya tatlısı bir bela. Adı "Kirli".
Benim bütün hayvansever dostlarım maillerim ve yardım çığlıklarım sayesinde Kirli'yi tanıyor. Ama henüz Kırpık Bey kendisi ile tanışmadı. Kırpık Bey den müsade almadan, ondan burda bahsediyorum ama nede olsa o Kırpık Beyin kardeşi artık. Oğlum birdi iki oldu. Sayısız oğlum ve kızım var ama bunlar benim kayıtlı evlatlarım.
Adının neden Kirli olduğunu merak edenler için hemen belirteyim. Kirli sokaktan geldi. Aslında kendisi kurt-collie kırması, yani belli ki birileri onu almış, bakmamış ve sokağa atmış. Küçücük hali ile sokakların acımasız kurallarına direnmiş günlerce aç kalmış, itilip kakılmış ve sonunda geze geze beni bulmuş. İyi ki de bulmuş...
Kirli benim bugüne kadar gördüğüm en değişik köpek. Bi kere çok hareketli yani henüz 4 aylık ama kocaman bir gövdesi, kocaman patileri var. Sokaktaki günlerinde çok aç kaldığı için herşeyi yiyor ve iştahı sonsuz. Sanırım yine aç kalacağını sanıyor. Bu nedenle göbekli bi oğlan ama buna rağmen çok hareketli. Hiç yorulmadan saatlerce koşturup oynayabiliyor. Çok zeki, fazla zorlanmadan gel, otur, içeri, pati ver komutlarını öğrendi ama gelin görün ki Kirli "ısırma" komutunu arapça bir kelime sanıyor.
Fena ısırıyor :)) Kollarım, ellerim kevgir ve jiletçiler gibi. İnsan içine çıkılamaz hale getirdi beni ki onla uğraşmaktan hayvan içine de çıkamaz oldum. Bir kere ısırma krizine girdimi durmak bilmiyor. İlk zamanlar dişleri ve çenesi güşsüzken küçük çizikler yaparken artık derin diş izleri ve morluklar yaratabiliyor. Tuvaleti geldiğinde iki kez "hav hav" diyor. Acıktığında farklı bir tonda, başka köpekleri kovmaya çalıştığında başka tonda havlıyor. Ve benim bunları anladığımın farkında. Geçenlerde bir müşteriyi arkasından pusu kurup bacak arasından ısırınca, dedesi epey sinirlendi ve "Kirli" ye bir yer aramaya başla dedi. Ben tabiki aramadım çünkü o biraz çılgın ama ben onu seviyorum. Bu günlerin geçeceğini biliyorum ve çilesi neyse çekiyorum. Büyüdüğünde uslu bir oğlan olacak eminim. Çok cesur, 3 katı köpeklere dişe diş kafa tutuyor ve kaçırmayı başarıyor. Hem de kendi bağlı onlar serbestken.
Kirli'yi fazla övdüm. Kırpık Bey Allahtan okuma yazma bilmiyor. Ben ne anlatırsam yazdıklarım ile ilgili inanmak zorunda. Kirliyi eğitime göndermeyi bile düşündüm. Ama sanırım eğitim için henüz yaşı küçük.
Bundan sonra ondan da bahsedeceğim tabiki. Artık oda aileden. Dilerim ömrü uzun güzel olur. Hep iyi şeyler yazarım ben de.
Son birşey daha. Kirli bana hediye gönderildi diye düşünüyorum. Son dönemlerde Balkızımın, Karakızımın, kimseye zararı olmayan birbirine sarılıp yatan yavru köpeklerimin ve diğerlerinin. Belediye ekiplerince acımasızca alınıp götürülmesinden sora resmen Kirli bölgedeki kurtarılmış köpek oldu. Ostimde köpek bırakmadı Yenimahalle Belediyesi. Aldıkları hiç bir köpeği geri getirmedikleri gibi. Küpeli ve sahipli köpekleri de toplayıp götürdüler. İki adım boş arsayı onlara çok görüp şikayet edenleri de, acımasızca onları toplayıp kimbilir ne yaptıkları belli olmayan kamu ya da özel şirket görevlilerini de en üst makama havale ediyorum. "Sizden büyük Allah var..."
03 Haziran 2008
YİTİP GİDENİ BOŞUNA BEKLEMEK...
13 Mart 2008
Babamın Kedisi KORSAN

Merhaba,
09 Şubat 2008
KARAKIZ ANNE OLDU
21 Ocak 2008
KIRPIK BEYİN DOĞUM GÜNÜ HEDİYESİ
PakizeKuş Hanım
06 Aralık 2007
GÜVERCİNLERİN AYAKLARINI BAĞLAMAYIN

01 Aralık 2007
CERDO

13 Kasım 2007
HAYVAN SEVMEK SUÇ MU?
Bugün sizlerle paylaşmak istediğim konu; hayvanseverler için çok tanıdık, sevmeyenler için önemsiz, seven ama ilgilenmeyenler içinse garip gelebilir. Konu şu ki, ülkemizde hayvan sevmek suç galiba. Sebeplerini açıkladığımda sanırım bana hak vereceksiniz.
Ben Kırpık Bey'le tanışana kadar hayvanlardan çok korkardım, sokakta bir köpek gördüğümde hemen yolumu değiştirir, bir alt sokaktan gitmeyi tercih ederdim. Bu denli korkmamın sebebi; küçükken annem ve kardeşimle okula giderken, bize 5-6 köpeğin saldırması ve canımızı zor kurtarmamız olabilir. Şimdi düşününce acaba o köpekler bize neden saldırmıştı, zavallıları kuduz diye belediyeye ihbar etmişti mahalleli. O zamanlar böyle, kısırlaştırma küpemele de yok, doğrudan belediyenin itlaf ekipleri, ellerinde tüfek gündüz gözü vuruyordu köpekleri. O günler aklıma geldikçe içim yanıyor, yıllardır bu zavallı hayvanlar eziyet çekiyor, katlediliyor ve hala da bu acı haberlerin ardı arkası kesilmiyor. Ama o günleri düşününce bir yandan da şükrediyorum, gerçekleşen güzel uygulamalar için.
Size daha önce kapımızın önünde beslediğim Balkızdan bahsetmiştim, onun ara sıra gelen arkadaşı (Balkız yerini onunla paylaşmak istemese de) Karakız da var. Bu köpecikler bütün gün sessiz sakin bizim kapının önünde yatarlar. Bazı müşteriler ve postacılar biraz korkuyor ama genel olarak bir sorun yaşanmıyor.
Neyse, buraya kadar sorun yok, esnaf sorun çıkarmıyor, bende iki kızımla güzel güzel çalışıp gidiyordum. Ta ki 10 gün öncesinde Karakız kızgınlık dönemine girinceye kadar. Genelde civardaki köpekler küpeli ama Karakız henüz 1 yaşını yeni geçmiş olduğu için olsa gerek, gözden kaçmış ve onu küpelememişler. Kızgınlık dönemine girince, küpeli erkek köpekler dahil mahallenin bütün erkek köpekleri Karakızı takibe aldı. Karakızın mekanda bizim kapı önü olduğu için, gün içinde bir bakıyorsunuz 4-5 köpek bizim kapını önünde. E kızlara yemek veriyorum, misafirlerde orda. Onlar baksı mı kızlar yemek yerken, mecbur onlara da veriyorum bir kap yemek. Başta bizim baba olmak üzere komşular söylenmeye başladı. Neymiş efendim arabalarının tekerleklerine çişlerini yapıyorlarmış, havlıyorlarmış bilmem ne.
Durumun geçici olduğunu, 1 haftaya kadar eski sakin hale döneceğimizi söylesemde anlamak istemiyorlar ve insanın huzurunu kaçırıyorlar. Birşey değil insanlara hiç güvenim yok, kızlarıma ya da diğer köpeklere birşey yapacaklarından korkuyorum. Hayvan sevmek öyle eziyetli bir iştir ki, benim durumumda olan bir çoğunuz bunu bilir, siz masumane bir kediyi bir köpeği seversiniz, açtır zavallı sevgisizdir. Kendi yemeğinizi bölersiniz ya da ona özel yemek hazırlarsınız, bahçeniz de, kapının önünde beslersiniz. Bir kaç güne kalmaz çok bilmiş komşulardan bazıları başlar.
-"Bizim çocuklarımız burda oynuyor, bunlar burda olmaz"
-"Bunları buraya alıştırmayın, koku yapıyor"
-"Ay korkuyorum kapıdan geçemiyorum"
-"Komşum iyi yapmadın bunları buraya alıştırmakla"
-"O kadar aç insan varken bunları beslemeye ne gerek var"
-"Bu kediler nankör olur"
-"Bak kaşınıyor bu köpek uyuz"
Bu cümleler böyle uzar gider. Sizin karşılıksız sevginizi endişeye çevirirler, burnunuzdan getirirler. Hatta bazen, böyle söylenmelerin dışında iş tehditlere, mahkemelere kadar gider. Sıcak yuvasında kimseye zararı dokunmadan yaşayan zavallı bir canı evinden atmak için imza toplar apartmandaki bir psikopat. Allahtan artık emsal teşkil eden davalar var da, öyle imzayla falan attıramıyorlar can dostlarımızı.
Yani demek istediğim eğer bu ülkede hayvan seviyorsanız eziyet çekersiniz, eğer sokak hayvanlarına yardım etmeye çalışırsanız burnunuzdan getirirler. Ailenize bile anlatamazsınız derdinizi. Kendileri yiyip içip sıcacık evlerinde yatarken, siz bir hayvana bir kap yemek, bir kap su verdiğinizde "O kadar aç insan varken" diyen insanlara soruyorum.
Acaba bir kez bir aç insanı doyurdunuz mu? Bir kez bırakın bir hayvanı, muhtaç bir insana yardım etmeye çalıştınız mı?
Cevabın "hayır" olduğundan eminim. Çünkü yardımlaşma duygusu, insan hayvan farkettirmez. Kimin size ihtiyacı varsa ona yardım edersiniz. Biz hayvanseverler sadece hayvanlara yardım etmiyoruz ki. Yardımı seven insan hayvan ayırmaz, yardım etmeye çabalayan insanlara da, oturduğu yerden ahkam kesmez.
Ben yıllardır hayvanlara yardım için elimden geleni yapmaya çalışıyorum ve yıllardır acı çekiyorum. Onların çektiği eziyetlere, insanların vahşiliğine, duyarsızlığına, benciliğine dayanamaz olduğum zamanlarda imdadıma yetişen yine hayvansever dostlarım. Beni anlayan ve aynı amaç için yola çıkmış insanlarla birarada olmak çok güzel.
Bu vesileyle benim hayvanların dünyasını anlamama vesile olan, kocaman bir yüreği olan, hem insan hem hayvan kısacası bütün canlıları seven Gülten teyzeme, Eskişehir Hayvanları Koruma Derneği Eski Başkanı "Gülten Oğuz" a teşekkür ediyorum. Onu çok seviyorum.
09 Kasım 2007
BALKIZIM ŞEKERİM
05 Kasım 2007
KIRPIK BEY VE SOĞANLARLA YAKIN ALAKASI
27 Ekim 2007
ESHİŞEHİR 'de İTLAF
Merhaba,
Peşpeşe üzücü haberler veriyorum ama ülkemizde bu haberlerin ardı arkası kesilmiyor. HAyvan hakları konusunda örnek şehirlerden biri olan Eskişehir'de yaşanan acı bir olay bugünkü konumuz. Eskişehir Hayvanları Koruma Derneği ve duyarlı belediyelerinin ortak çalışmaları sonucu hep iyi haber almaya alıştığımız Eskişehir'de kara bir haber geldi. Kendini bilmez bir yetkilinin kendinde can alma yetkisi görmesi sonucu gerçekleşen olayı EHKD başkanı Sayın Ayten TUTKUN'un kaleminden aktarıyorum. Ne olur artık itlaflar dursun, hayvanların da yaşamaya hakkı olduğunu unutmayalım, UNUTTURMAYALIM!
26.10.2007 sabahı Organize Sanayi Bölgesinden onlarca telefon aldık. 26 SA 827 plakalı beyaz Pikap’ta 3 kişinin tüfekle zehirli iğne atarak köpekleri öldürdüğünü ve toplayıp götürdüklerini ağlayarak anlatıyordu insanlar. Hemen olay yerine İl Çevre ve Orman Müdürlüğü yetkilileri ile gittik.
Öldürülen köpeklerden biri bakıldığı işyerinin bahçesinde bina girişine yakın bir yerde son nefesini vermişti. Jandarma Bölgesi olduğundan Jandarma’ya haber verilmişti. Gelen görevliler öncelikle Organize Sanayi Bölge Müdürlüğüne uğramışlar ve oradan Organize Destek Merkezi ekiplerince köpeklerin vurulduğunu talimat vereninde Bölge Müdürü Ali İhsan Karamanlı olduğunu bir kişiye belirsiz bir köpeğin saldırdığını ve pantalonunun çizildiğini adamın kuduz aşısına yollandığını bu yüzden itlaf emri verildiğini anlattılar bize.
Bizde Müdürlüğün kanunen suç işlediğini hayvanların öldürülmesinin suç olduğunu, belirsiz bir köpeğin ısırması yüzünden onlarca köpeğin öldürülmesini anlamanın mümkün olmadığını söyleyince klasik kuduz hastalığını bahane ettiler. Asıl bu durumda suç İşlediklerini kuduz şüphesi olan hayvanların 10 gün müşahede altında tutulmaları gerektiğini, öldüklerinde ise otopsiye göndermeleri gerektiğini eğer kuduz tespit edilirse çevrenin karantinaya alınması ve tüm hayvanların aşılanması gerektiğini anlattık. Amaç hastalıktan korunmaksa bu köpeğin neden öldürülüp ortada bırakıldığını sorduk. Şikayetçi olacağımızı, tutanak tutulmasını istedik. Maalesef başarılı olamadık. İl Çevre ve Orman Müdürlüğü Yetkilileri tespit tutanağı tuttu ve şahitlere imzalattı.
Çevrede yaptığımız araştırmada daha öncede aynı aracın bir çok defa defa köpekleri vurarak topladıklarını engellemek isteyen, köpekleri ne yapacaklarını soran vatandaşlara Odunpazarı Hayvan Sağlık Merkezine götürdüklerini orada aşılanıp, kısırlaştırıldıklarını anlatıp ikna etmişler. Bugüne kadar Organize Sanayi Bölgesinden tek bir köpek bile merkeze getirilmemiştir. Köpeklere atılan iğnelerin Veteriner Hekim haricinde kullanılmasının yasak olduğu söylenmesi üzerine vuran ekip Veteriner Hekim tarafından iğnelerin verildiğini ifade etmişlerdir.
Olay anında Org.Bölge Müdürü Ali İhsan Karamanlı’nın yanına giderek köpeklerin vurulmasını engellemek isteyen ve kanunu anlatıp suç işlediğini anlatan duyarlı vatandaşımıza da müdür tarafından hakaret edilmiş, ben yaparım kime istersen şikayet et denilerek gözdağı verilmiştir.
Yavruyken çalışanlar tarafından bakılmaya başlanan sokak köpeğinin bu güne kadar tüm aşıları yapılmış, hastalığında tedavisi yaptırılmıştır.Karnesi mevcuttur. Yaklaşık 2,5 yıllık ömrü zehirli iğneyle son bulmuştur. Köpeğin sahibi şikayetçi olacaktır. Müdürle görüşmeye gittik fakat yerinde bulamadık. Araçta iğneyle vurulmuş 4 köpek daha varmış.Dernek olarak her türlü başvurularımızı yapacağız. Desteklerinizi bekliyoruz.
Eskişehir Hayvanları Koruma Derneği
EHKD
Ayten TUTKUN
16 Ekim 2007
BALBAL MELEK OLDU

Bugün bu satırları yazmayı hiç istemezdim, ama hayat insana iyiler kadar acı hikayelerde yaşatıyor malesef.
Balbalı yaklaşık 15 gün önce dükkanın önünde gördüm, bi sabah baktım kapının önünde çok fena uyuza yakalanmış yaklaşık 6 aylık minik bir köpek. Zayıf ve besinsiz kalmış, zaten uyuz böyle hayvanları çok sever. Neyse hemen yemek su verdik, inanılmaz bi iştahla sarıldı yemeğe ve suya, 3 kap yemek yedi o küçücük haliyle. Karnı doydu ama tedavi edilmesi gerekiyordu, uyuzu çok ilerlemiş tüyleri dökülmüştü.
Belediyeyi aramak geldi aklımıza, gelip alıp tedavi ettiklerini duymuştuk. Ama ararken içimde bi korku vardı ya alıpta öldürürlerse diye, yapmadıkları şey değildi biliyorsunuz. Aradım ve geriş getirmelerini garanti ettikten sora gelip almalarını istedim.
Bana dedikleri
-"Alıp tedavi ediyoruz, sora doğal ortama salıyoruz ama aynı yere bırakamayız"
-Neden?
-"O zaman özel hizmete girer"
-Ama yönetmelik öyle demiyor, alındıkları yere bırakılır diyor.
-"Bir saniye bekleteyim"
1 dk sora
-"Tamam geri getireceğiz"
-Tamam ozaman adresi vereyim, vermez olaydım.
Bir kaç saat sora bir araç geldi, 3 tane genç ve vicdanlı oldukları belli olan gençler aldılar köpeği, itlaf yok değilmi dedim. Yok dediler, öyle olsa biz burda çalışmayız onların da canı var dediler. Bu beni rahatlattı. Ama tabi peşini bırakmayacaktım. Bi de kağıt imzalattılar, köpeğimi kendi isteğimle veriyorum diye, takipli diye. Nedenini şimdi anlıyorum...
Balbal adını verdim ona çünkü gözleri bal rengi idi, dükkanın önünde baktığım diğer köpek de bal rengi gözlü onun adını da Balkız koydum. Balkızıma benziyordu belkide onun akrabasıydı. Büyük ihtimalle öyleydi.
Bir gün sonra ben aramaya başladım, iyi, tedavisi yapılıyor dediler. 1 hafta sora Balbalı göndereceklerini söylediler. Gönderdilerde ama hayvanı görmeliydiniz. Eminim birçoğunuz böyle bir köpek görmemiştir ömründe, bende ilk kez gördüm. Bir deri bir kemik derler ya aynen öyle. Sadece iskelete deri giydirilmiş bir köpek, sadece su içiyor ağzına tek lokma koymuyor, hayata küsmüş ama onu oraya gönderen bize küsmemiş hala bize kuyruk sallıyor ve bizim kapının önünden ayrılmıyor.
İlk gün yiyebileceği herşeyi yedirmeyi denedik, ufak ufak kıydık tek lokma koymadı ağzına. Veterineri çağırdım belkide bunu uyuz tedavisi için yapsaydım zavallı bunları çekmeyecekti. Bu arada belediye görevlilerine bildiğimiz tüm bedduaları gönderdik, aç bırakmışlardı ilgilenmemişlerdi. Allah bunun sorumlularına da aynı acıları çektirsindi. Veteriner geldi, bu hayvana ne olmuş son raddesinde dedi. Hemen serumlar bağlandı, ilaçlar yapıldı. Balbalı içeri aldık, istemeden de olsa buna biz sebep olduk ve bunu ona borçluyduk ona bakacaktık. Günlerden arafeydi ertesi gün bayramdı, bana bayram değildi çünkü Balbala baktıkça içim yanıyor, yüreğim eziliyordu. Serumlara devam edin dedi veteriner. Böylece ışığın görünmesi zor olan bir tünele girdik Balballa beraber.
Veterinerin zar zor bulduğu damarına sonda takmıştı, ordan verecektik serumu. O gün çok ağladı sanki içinden bişe çıkarmaya çalışıyor ama başaramıyordu. Çok acı çekiyordu. O gün bakımını yaptık, dükkanın bir köşesinede huzurla uyuyacağı bir yuva yaptık ve ertesi gün gelmek üzere eve gittik. Bayramın ilk günü geldiğimizde içeride çok ağır bir koku ve kan rengi bir sıvı dışkı vardı. Kanlı ishal mi olmuştu, halsizdi. Ama bizi gördüğünde kuyruk sallamaya devam ediyor, sanki kendisine yardımcı olmak istediğimizi bilir gibi gözlerimize bakıyordu. Gözleri burnu sarı akıntı ile kapanmak üzereydi, mamuş ablası teramisinli pamukla akıntıları temizledi, serumunu bağladık, uslu uslu bekliyordu bu tedaviler sırasında. Ertesi gün yine geldik bu kez çok ilginç birşey oldu, biz gelince o haliyle ayağa kalkıyor bizi karşılıyordu hava alsın, tuvaletini yapsın diye dışarı çıkarıyorduk, dışarı çıktı ve yine kanlı dışkıyı yaptı ama o kadar zorlandıki anüsünden iki parmak kalınlığında nerdeyse 80 cm uzunluğunda kanlı bişe çıkmaya başladı ama orda sallanarak kaldı, daha önce böyle bişey görmediğim için, bunun bir bağırsak olduğunu düşündüm, o kadar korktum ki anlatamam. Hayvancık günlerdir bişey yemediki neyi çıkarsın. Veterineri aradım hemen, bağırsağın kolay kolay çıkmayacağını onun bi asalak olabileceğini söyledi. Veteriner de bayram için şehir dışında olduğundan biz tedavi yapmaya çalışıyorduk. Serumunu bağladık ama serum gitmiyor o kadar yavaşlamışki dolaşımı ki bunu sora öğrendik serum aşırı bir yavaşlıkla gitti damarlarına, hala kuyruğunu halsiz de olsa sallıyordu. O haliyle sevgiye karşılık veriyordu. İçimde hep iyileşeceği umudunu taşıdım.
Ertesi gün gittiğimizde, biraz tavuk götürmüştüm yer diye, saldırdı tavuğa hepsini yedi. O kadar sevindim ki yemek yemesi iyiye gidiyor demekti bana göre. Az sonra veteriner geldi, hastalığın seyrinden bunun "GENCLIK HASTALIGI" olduğunu söyledi. Gerçekten de tüm belirtileri vardı. Anüsünde çıkan uzun kanlı şey de parazitti, ben çekip çıkarmaya korkmuştum belki bağırsaktır, veteriner görmeli diye düşünmüştüm. Veteriner çekti çıkardı o bir parazitti ve aylardır kanını emdiği minik Balbalı o önce terketmeye çalışıyordu. Serum gitmez olmuştu, damar bulamıyordu, derisi keratinleşmiş dedi. Gençlik hastalığının bir safhası dedi. Ama bir yandanda yemek yemesi sevindiriciydi. Damardan serum veremediği için, deri altından verdi serumu, antibiyotik, vitamin ve kanama durdurucu ilaçları yaptı. Kanlı dışkının sebebi, kanlı ishal değil o adi parazitin yarattığı kanama imiş. Veteriner, "Hayatımda böyle kötü durumda olan ama hala direnen başka köpek görmedim" dedi, bende görmemiştim ama Allah büyük umumudumu yitirmemiştim, yemek yiyince iyileşir diye umudum artmıştı.
Bakımını temizliğini yaptık ve ayrıldık. Bayramda bitmişti zaten...
O gece hiç uyuyamadım, içim yanıyordu bir gün önce cama tık tık vurarak bize haber veren güvercinin iyi bir haber getirmediğini hissediyor ama kötü düşünceleri kovmaya çalışıyordum.
Ertesi gün gittik, kapıdan baktık hareket yok ama kapıyı açana kadar pek hareket etmiyor sora kuyruk sallıyordu. Öyledir sandım, kapıyı açtık yine hareket yok, yanına kadar gittik yine yok. Balbal gitmişti artık, savaşı kaybetmişti. Sallamasını beklediğimiz kuyruğu kaskatı kesilmişti. Bu hastalığın son aşaması, virüs kalbe kadar ulaşıyor, dolaşımı durduruyor ve kalp krizi geçirtiyordu. Balbalda da aynı yolu takip etmişti, çaresi bulunamayan bu lanet virüs. Patisi çok fena kasılmış ve öylece kalmıştı. Balbalım melek olmuştu, son kez dokundum bedenine, soğuktu, artık beni gördüğüne sevinmiyordu. Ona yaptığımız yuvasında kimbilir ne acılar çekerek ama huzur içinde ölmüştü. Balbal melek olmuştu.
Artık parçalar yerine oturuyor, Balbal giderken uyuz dışında bir hastalığı yoktu. Belediyenin barınağında da gençlik hastalığı mikrobu kol geziyordu, Balbal 6 aylık bir yavru olduğundan da o ortamda virüsü aldı, zaten kuluçka süresi 5-9 günmüş. Orda hastalığı kaptı ve hızla zayıfladı, belediye barınağındakilerde ilgilenmedi ve ölsün diye hayvanı bize geri getirdiler. Orda ölse başları derde girebilirdi, imzalı kağıdım vardı ellerinde. Belki aç bırakmamışlardı ama hastalığı bulaştırmışlardı, dikkatsiz ve özensiz belediye veterinerileri de hayvanın bu haliyle ilgilenmemişler, uyuz iğnelerini yapmışlar gerisi ile ilgilenmemişlerdi. İyi niyetle oraya gönderen, belediyeye güvenen ben de en az onlar kadar suçluydum bu durumdan. Geldiği gün barınağı aramıştım, neden aç bıraktınız diye, arefe günü olduğundan ordaki bekçi Mehmet denen bi adam açtı telefonu ve bana şöyle dedi, "Sokak köpeği için bu kadar mesele yaramaya ne gerek var " Allah senide bildiği gibi yapsın, sokaklarda sürünürsün inşallah.
Balbal öldükten sonra hemen belediye barınağını aradım ve Balbalı gençlik hastalığından kaybetiğimi ve barınakta önlem almaları gerektiğini söyledim. Başka bebeklerde var orda ve onlarda aynı acıları çeksin istemiyordum. Ordaki kız ilgileneceğini söyledi ama artık ben bilemiyorum nasıl ilgilenirler. Ülkemizde sahipsiz insanlarda, yaşlılar da, hayvanlar da Allaha emanet işte.
Bu hikayeyi gözyaşları içerisinde tüm ayrıntıları ile yazdım ki sizlere de örnek olsun. Yavru hayvanlar için çok tehlikeli olan bu "Gençlik Hastalığı" nın çaresi yok gibi bişey. Kurtulma şansı %20 oda ardında bi arıza bırakarak. Aşı şart, aşı olmamış yavru köpekler barınak ve veteriner gibi ortamlarda bunu çok kolay kapabilir ve gözünüzün önünde eriyerek acılar içinde can verir. Hem üzücü hemde tedavisi çok pahalı, o sebepten yavru köpeğinizi gençlik hastalığı ve kanlı ishal aşısı yaptırmadan kapının önüne bile çıkarmayın. Ben heryeri malzemeleri attığımız çöpü bile çamaşır suyuyla dezenfekte ettim ki başka hayvanlara bulaşmasın, onlarda acılar içinde kıvranmasın.
Hayatım boyunca çok hasta hayvana yardımcı olmaya çalıştım, ömrüm oldukça da bu böyle devam edecek ama Balbal içimi yararak gitti bu dünyadan. Kendimi suçlu hissettirerek, belediyeye göndermesem böyle olurmuydu diye yiyip bitirdim kendimi. Balbalım melek oldu ama artık bu ülkede sokak hayvanlarının çektikleri eziyetler acılar dinsin istiyorum, herkes elinden geleni yapsın istiyorum. Dünyadaki kötülüğün yayılmasına tek etken olan insanları yine insanlar engelleyebilir. Ne olur sessiz kalmayın, sokak hayvanlarının sesi olun ve ben ne yapabilirim diye bir kez sorun kendinize.
En doğal hakkımızı elimizden almayın, YAŞAMAMIZA İZİN VERİN!!!
Biz dört ayaklı, kanatlı, yüzgeçli, tüylü, kıllı kulaklı, siyah boncuk gözlü, hüzün bakışlı, ıslak burunlu, gagalı, dost canlısı, tarih boyunca önemsenmemiş…
Biz laboratuarlarda denek olarak kullanılmış, gözlerine ilaçlar damlatılmış, kör edilmiş, canlı canlı kürkleri yüzülmüş, moda uğruna öldürülmüş, yavruları gözlerinin önünde hunharca katledilmiş, sopalarla, mızraklarla, silahlarla, zehirlerle hayatları ellerinden alınmış suskun kalpler.
Biz soluk alıp veren, minik kalplerine kocaman sevgiler sığdırabilmiş, siz insanlara güvenmiş, dost ve yoldaş olmuş, sizleri korumak adına canını vermekten çekinmemiş ancak para uğruna sirklerde soytarıya dönüştürülmüş, reklâmlarda meta olarak kullanılmış…
Biz dilsiz, sözsüz, suskun… Yaşam alanları yok edilmiş, yiyecekleri tüketilmiş, suları kirletilmiş, küçücük alanlara hapsedilmiş, kafeslere kapatılmış, kendi arkadaşlarını parçalamak zorunda kalacak kadar aç ve çaresiz bırakılmış.
Biz yaşamak için mutasyona uğramak zorunda kalmış, bu dünyada sizler kadar söz sahibi olan ancak kendi gelecekleri için bile fikir yürütemeyen…
Biz hayvanlar, öteki canlılar, dünyanın sessiz sakinleri, sizin yaşamdaki komşularınız, hepimiz bir ağızdan, DOHAYKO Ankara aracılığıyla size sesleniyoruz:
Biz sadece yaşamak istiyoruz! Sizden sevgi ve yaşam hakkımıza saygı bekliyoruz.
Bir kere bakın gözlerimizin ta içine, orada yaşamanın bizim için de sizler kadar değerli olduğunu göreceksiniz.
Biz de sizler kadar önemliyiz! Sizler kadar hakkımız var dünya üzerinde. Hepimizin bir arada yaşayabileceği kadar büyükken dünya, bu açgözlülük ve doyumsuzluk neden?
Düşünün; bizler, hayvan olmanın gururu ile yaşıyorken, siz insan olmayı utanç haline getiriyorsunuz!
Elinize bulaşmış kan mı, çocuklarınıza bırakmak istediğiniz miras?
Bizden güçlüsünüz, kabul ediyoruz. Bu yüzden size sessizce haykırıp, usulca yalvarıyoruz:
En doğal hakkımızı elimizden almayın, yaşamamıza izin verin!!!
05 Haziran 2007
ESRA TEYZESİNDEN ACI BİR ÇOCUKLUK HİKAYESİ

Çocukluğuma açılan gizli bahçe. Yeşilliğin ortasında dört katlı bir bina. Üçüncü kat balkonundan bahçeye, yandaki apartmanın balkonunda oynayan sarı saçlı sümüklü kıza ve arada da soldaki apartmanın uzun balkonunda karşılıklı top oynayan ikizlere bakan iki kardeş.
Oğlan daha büyük. Balkon demirlerine yapıştırdığı kollarına çenesini dayamış, rahatça seyrediyor çevreyi. Kızın ise boyu yetmiyor demirlerden bakmaya. Mecburen demirlerin arasından bakıyor O da.
Sümüklü sarışın kızı balkonda kendi kendine şarkı söylüyor. O’nun yaşadığı apartman daha yüksek. O’na bakma için başını sağa çevirip biraz da yukarı kaldırıyor küçük kız. Belli belirsiz gülüyor, söylediği şarkıyı O da biliyor. Tutunduğu demirlerden destek alarak oynamaya ve şarkıya eşlik etmeye başlıyor.
Bahçenin girişinde bulunan tulumbanın etrafı, her sabah olduğu gibi, yine çok kalabalık. Ellerinde bidonlar, üzerlerinde çiçekli basmalar, başları tülbentli şişman kadınlar bağırarak konuşuyor ve sıralarının gelmesini bekliyorlar. Yanlarında getirdikleri üstleri pasaklı, burunları akmış çocuklar tulumbadan su çekme savaşı veriyor. Kadınlardan ikisi aynı anda çocuklarına bağırıyor. Biri oğlunu tokatlayarak geri çekiyor. Balkonda durup tüm bu karmaşayı izleyen kız çocuğu abisine bakarak gülüyor. Abisi yaşına rağmen oldukça vakur duruyor. Annesinden tokat yiyen oğlanın hiçbir şey olmamış gibi koşarak bahçedeki dut ağacına gittiğini görünce sinirleniyor ancak. O’nu gören diğer çocuklar da peşinden gidip ağacın etrafında toplanıyor. Öfkesinden ellerini yumruk yapıp sıkan abi, ne yapacağını bilmez bir vaziyette balkonda öylece duruyor. Bahçeye inmek istese, kahvaltıyı hazırlayan annesini sinirlendireceğini ve az önceki şamarın bir benzerini yiyeceğini biliyor. Kardeşi ise kolundan tutarak çekiştiriyor. Minicik parmaklarıyla, asalak karıncalar gibi ağacı saran çocukları gösteriyor. Abi çaresiz, omuzlarını kaldırıyor, umursamıyormuş gibi yapmaya çalışarak.
Bir kadın sesi duyuluyor. Uzun balkonlarında top oynayan ikizlerin anneleri, çocuklarını kahvaltıya çağırıyor. Toplarını da alarak itaatkar bir şekilde eve giriyorlar, kahvaltı yapacaklar.
Sümüklü kız ikizleri fark etmiyor bile. Kolu ile burnunu siliyor. Yanına gelen büyük annesi söylenmeye başlıyor. Cebinden çıkardığı kullanılmış mendil ile kızın kırmızı burnunu ve hala ıslak olan kolunu siliyor. Söylenmeye devam ederek içeri giriyor. Kız söylenenleri hiç duymuyormuş gibi oyununa devam ediyor. Akşam işten gelecek olan annesini bekliyor sükunetle.
Bahçedeki kalabalık gürültülerini de yanlarına alarak dağılıyor. Su dolu bidonların ucunda tutmaya çalışan çocuklar da anneleri ile birlikte bahçeyi terk ediyor.
Sessizleşen bahçede, çocuklarını kahvaltıya çağıran annenin sesi yankılanıyor. İki kardeş birbirine bakıp, aynı anda mutfağa doğru yarışa başlıyor. Annelerinin gülen yeşil gözleri, rafadan yumurtanın o bildik kokusu, bahçedeki salkım söğüdün dallarında oynaşan serçelerin cıvıltısı mutfağı kaplıyor. Her lokma ayrı bir keyifle yeniliyor, sohbet katık oluyor onlara.
Ani bir gürültü ile sıçrıyorlar yerlerinden. Bağrışlara ve feryatlara anlam veremiyorlar
Önce küçük kız olmak üzere sırayla balkona koşuyorlar. Anne neler olduğunu tahmin ediyor ama çocukları çoktan balkona çıkıyor bile. Yeşillikler ve ağaçlar arasında yaşanan arbedeyi anlayamayan çocuklar, bir cevap arar gibi önce birbirlerine sonra da annelerine bakıyorlar. Anne, yavrularını içeri çekmeye çalışıyor ama balkon demirleri elleri ile sıkı sıkıya yapışan şaşkın çocukları ikna etmek mümkün olmuyor.
İkizler de, bu kez topları olmadan, balkona çıkıyorlar. Sümüklü kız, burnunu yine koluna sürerek fal taşı gibi açılmış gözleri ile etrafına bakıyor. Büyük annesi de merak içerisinde yanına geliyor, önce kızın başına şaplağı indiriyor ve gözleri bahçede, kızın burnu siliyor..
Bağrışmalar giderek yaklaşıyor. Binanın yanından, her gün artık yemekler ve su verdikleri köpek ve yavruları fırlıyor. Yüzlerinde dehşet ifadesi var, anlıyorlar başlarına geleceği.
Anne hala çocuklarını içeri çekmeye çalışıyor. Çocukların yüzünde de benzer bir ifade var ama onlar henüz kavrayamıyorlar olan biteni.
Köpekler, karşıdaki çalılığa dalıyor, ellerinde kocaman tüfekleri olan adamlar da peşlerinden.
Kız bir çığlık atıyor. Sümüklü kız büyük annesine sarılıyor, bakamıyor. İkizler de tıpkı kızın abisi gibi donup kalıyorlar.
Arka arkaya silah sesleri ve acı feryatlar duyuluyor. Belediye’nin itlaf ekipleri, mahalle çocuklarının sahiplendiği, sevimli anne köpeği, yavruları ile birlikte hiç gözlerini kırpmadan öldürüyor. Bir savaşı andıran sahnelerin ardından hala kulaklarda yankılanan bir ses ve feryatlar var sadece bahçede.
Sümüklü kız, yüzünü büyük annesinin eteğine kapatarak ağlamaya başlıyor. Üzeri sümük olan kadın bu kez hiçbir şey demiyor. İkizler hala oldukları yerde duruyorlar, şoka giriyorlar.
Annelerinin sıkıca sarıldığı iki kardeş hıçkırarak ağlıyor. Annesinin kollarından kurtulan abi, koşarak içeri gidiyor ve kendini odasına kapatıyor.
Küçük kız, ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözlerini annesine dikiyor. Hıçkırıkları konuşmasına izin vermiyor.
“Neden?” diye sorarken annesi yeniden sarılıyor hem de sıkıca. Biliyor ki bu cinayet sahnesi kızının gözünden hiç silinmeyecek.
Anne de hıçkırmaya başlıyor.
ESRA İÇER/17.06.06/Ankara
04 Haziran 2007
SOKAKTA KÜÇÜK BİR KÖPEK
Merhaba,
Cumartesi günü bir olay geldi başıma, camdan bakarken bir baktım küçücük bir köpek çocukların elinde sefil bir durumda, hemen koştum sordum çocuklara onlarda; köpeği köşede bulduklarını ayaklarının titrediğini, ısınsın diye güneşe getirdiklerini söylediler, ben çocuklarla konuşurken onların elinden kurtulan zavallı köpecik gölgeye atıverdi kendini, adeta baygın gibi. Neyse hemen süt aldık, saldırdı süte, öyle aç öyle periþan ve öyle miniktiki onu orda bırakamazdım, hadi bıraktım, ben gece uyku uyuyamazdım.
Neyse hemen dükkandan bir koli aldım küçümanı koydum getirdim dükkana, kutuda 1 saatten fazla baygın yattı, sonra kalktı ortalığı batırdı :) sonra sütünü içti, bu süreç akşama kadar sürdü. E ben aldım getirdim bu miniği ama nereye verecektim, benim görgüsüzlerle dolu apartmanımda köpek bakabilmem mümkün değildi, dükkanda da kalamazdı küçücük yerde, hemen aklıma sevgili Ayten Hanım geldi, kendisi Eskişehir'den heryere yardım elini uzatabilen bir insan. Sağolsun bir isim verdi ama orda da gençlik hastalığı belası olduðundan götüremedim, biraz daha araştırınca Çankaya belediyesinin barınağını buldum, görevliler ikiletmeden getirin biz bakarız dediler. O geceyi haydar bizim evde geçirdi, huzurlu ve rahat bir ortamda güzel bir uyku çekti, ertesi sabah bir koli sütü ve haydarı da alıp doğru barınağın yolunu tuttuk. Endişelerle gittim barınağa, çünkü barınak deyince insanın aklına neler geliyor neler bunu burda yazmama gerek yok.
Barınağın girişi düzenli temiz, kapı açık, nizamiyede güler yüzlü bir bayan, hemen gelip baktı haydara, hoşgeldiniz dedi bebekler koğuşu ilerde dedi. Gittik bebekler koğuşuna bir ton bebek hepside tostoparlak, sağlıklı, ordada sevimli bir genç kız ve bir bey karşıladı bizi, hemen haydarı aldılar, genel bir kontrolden geçirip yeni odasına koydular.
Barınak genel olarak, temiz, bakımlı. Çok sayıda çalışan var, hepsinin de vicdanlı olduğu hem gözlerinden hemde hayvanların durumlarından belli. Hayvanlar sıska değil, başka barınaklardakiler gibi kemikleri sayılmıyor, su kapları su dolu ve temiz, o kadar köpek olmasına raðmen barınakta koku yok. Gözlerimle gördüðüm için söylentilere inanmamaya karar verdim, eğer sizde içiniz rahat etsin istiyorsanız, gidin görün. Ben haydarı gönül huzuru içinde bıraktım oraya, Allah belediye başkanından ve orda çalışanlardan razı olsun. Son diyeceğim bu.
Sevgiler,
19 Mayıs 2007
KIRPIK BEY VE BAŞININ BELASI KARINCALAR

Şimdi ne alaka karınca diyeceksiniz. Kırpık'la karıncanın ne alakası olabilir? Bu soruyu sormadan önce yazımı okumanızı tavsiye ederim.
Yaz mevsiminin yüzünü göstermesi ile beraber, karınca dostlarımız yuvalarından çıkıp yiyecek arama telaşına başladılar. Kırpık Beyin evi de bahçeli, karıncaların yol yaptığı bir köşede yatıyor geceleri. Bu karıncalar yollarının üstünde Kırpık'ı görünce üzerinden de geçmeye çalışıyorlar tabi. Uykusundan olan Kırpık Bey de üstünde gezen karıncaları bir güzel yiyor.
Karınca ishal yaparmı, insandaki etkisi nedir bilemem deneyip görebilirsiniz ama köpekleri ishal yapıyor. Bundan eminim. Gece boyu yediği karıncalar, sabahın erken saatlerinde bahçeye yetişemeyen Kırpık Bey'i ve evin belli yerlerini rezil etmeye yetiyor. Dışkıda hafif kanda oluyor, karınca kanı.
Bu konuda veterinere de danıştım, bana hak verdi, zira bu ishal döneminde iştahsızlık ve başka bir hastalık hali olmadığı için, buna karıncaların sebep olduğu kesin.
Başka bir rivayet daha var, "Acaba sizin Kırpık bir köpek değil de, bir Karıncayiyenmi?"
13 Nisan 2007
KORSAN DAVAYI KAZANDI!
17 Mart 2006 tarihinde Eskişehir Seyitgazi Üçsaray köyünde yaralı bir eşeğin olduğu haberi üzerine köye gittiğimizde, her iki gözüde bıçaklanmış, kanlı iltihap akan, feci şekilde dövülmüş eşeği gördüğümüzde gözlerimize inanamamıştık. Eşeğin sahibi yapanı biliyordu, jandarmayı çağırarak şikayetçi olmasını istedik. Her zaman ki gibi başta ciddiye alınmadık. Mal olarak görüldüğünden köylüler yapan kişi komşusu Eşeğin parasını verir bu konu kapanır, olur böyle şeyler, ne var yani komşudur ayıptır gibi tepkilere rağmen Eşeğin sahibi kararlı çıktı. TCK’na göre 3 aydan 4 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. 14.12.2006 tarihinde görülen son celsede 6 ay hapis cezası aldı. Cezası paraya çevrildi. Eşeği sahibi işe yaramaz artık diyerek istemedi ve Korsan’ı derneğimize verdi. İlk tedavisi Tarım İl Müdürlüğü tarafından yapıldı. THKD Türkiye Hayvanları Koruma Dermeği Başkanı sayın Birgül Rona’nın sayesinde Bursa’da 3 operasyon geçirdi. Bir gözü tamamen iyileşti. Bursa Karacabey’de Pako barınağında yaşamına devam ediyor. Dileriz kazanılan bu dava kimi kişilere ibret olur da diğer canların eziyet görmesi bir nebze olsun önlenir. EHKD
09 Nisan 2007
"KATİLİM KİM?"


Merhaba,
"Katilim Kim?" Bu soru kalıbı size ne ifade ediyor bilmiyorum ama biz hayvanseverler, bu sorunun cevabını o günahsız, çaresiz, doğmaktan başka hiçbir suçu olmayan ve artık yaşamayan dostlarımız adına sorduk 7 Nisan 2007 Cumartesi günü. Hepimizin ağzındaki cümle şuydu "Onlar öldürmekten bıkmadıkça bizde hesap sormaktan bıkmayacağız"
Hergün ülkenin dörtbir yanından itlaf haberleri geliyor, çöplüklerde sıralanmış katledilmiş köpekler, mahallelerde eziyet gören kediler köpekler, aklınızın sınırlarını zorlayacak acı dolu haberler. Biz hayvanseverlerin yürekleri artık bunlara dayanamıyor. Kendilerine yönetim koltuğu verilen büyüklerimiz, bu canların kendilerine emanet olduklarını bile bile onları yoketmeye çalışıyor ve yoketmek için oldukça yüklü bütçeler kullanıyorlar. Oysaki bu bütçeleri, bu dostlarımızın kontrolsüz çoğalmalarını önlemek için kullansalar hem vicdanları rahat edecek, hem hayvanseverlerin gözyaşlarını dindirmiş olacaklar ve hem de doğanın dengesini bozmamış olacaklar.
Biz hayvanseverler artık sesimizi daha ciddi bir platformdan duyurmak için elimizden geleni yapacağız. Nereye yürünmesi gerekiyorsa yürüyeceğiz, ne yol katedilmesi gerekiyorsa katedeceğiz. Bu katillerin ellerini kollarını sallayarak canlara son vermesini izlemeyeceğiz.
Kırpık Beyde hiç bir suçları olmadığı halde katledilen dostları için gözyaşı döküyor. Kendi güvende ama ya diğerleri...









.jpg)